Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, iş kazası tazminatı davasında verdiği güncel bir kararla usuli kazanılmış hak müessesesinin sınırlarını yeniden çizdi.
Dava, 2016 yılında geçirdiği iş kazası sonucu malul kalan bir işçinin, işveren aleyhine açtığı maddi tazminat talebine ilişkindir. Uyuşmazlığın can alıcı noktası, yargılama sırasında birbirini izleyen üç bilirkişi hesap raporu arasındaki farktı:
03.03.2023 tarihli ilk hesap raporu, zararı 700.991,93 TL olarak hesapladı. Davacı vekili bu rapora itiraz etmedi; davalı vekili itiraz etti.
07.05.2023 tarihli ek raporda bilirkişi aynı sonuca ulaştı; davalı vekili itirazlarını tekrarladı. Davacı vekili ise bu aşamada, hesaplamanın son bilinen asgari ücrete göre güncellenmesini talep etti.
29.09.2023 tarihli ikinci ek raporda, aradan geçen süredeki asgari ücret artışı yansıtıldı ve zarar 937.825,95 TL’ye yükseldi. Davacı, talebini bu tutara çıkardı; İlk Derece Mahkemesi de davayı bu rapora göre kabul etti.
Davalı vekilinin istinaf itirazı reddedilince dosya temyize taşındı. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi kararı bozdu: davacının ilk (03.03.2023 tarihli) rapora itiraz etmediğini, bu nedenle davalı lehine “usuli kazanılmış hak” doğduğunu, mahkemenin daha yüksek çıkan sonraki rapora göre hüküm kurarak bu hakkı ihlal ettiğini belirtti. İlk Derece Mahkemesi ise bozmaya uymayıp önceki kararında direndi — dosyayı HGK önüne taşıyan da bu direnme oldu.
HGK, kararın önemli bir bölümünü bu kavramın çerçevesini çizmeye ayırmıştır. Ne mülga 1086 sayılı Kanun’da ne de yürürlükteki HMK’da usuli kazanılmış hakka ilişkin açık bir düzenleme bulunduğu; müessesenin tamamen Yargıtay içtihadıyla, esas itibarıyla 1959 ve 1960 tarihli iki İçtihadı Birleştirme Kararı ile şekillenmiş bir yargılama hukuku ilkesi olduğu ifade edilmiştir.
Kararın tanımıyla usuli kazanılmış hak, bir davada mahkemenin ya da tarafların gerçekleştirdiği bir usul işlemiyle taraflardan biri lehine doğan ve buna uyulmasını zorunlu kılan haktır. Tipik görünüm biçimi, Yargıtay bozma kararına uyan mahkemenin artık bozma doğrultusunda karar vermek zorunda olması ya da bozma kapsamı dışında kalıp kesinleşen hususların yeniden incelenememesidir.
Ancak HGK, bu kurumun zamanla amacının ötesine taşınarak kanunda cevabı bulunmayan her türlü usuli soruna çözüm olarak kullanılmaya başlandığını, doktrinden alıntıyla açıkça eleştirmiştir. Karar aslında özetle şunu söylemektedir: usuli kazanılmış hak, her usul işlemine otomatik olarak bağlanabilecek genel geçer bir sonuç değildir; ancak kanunla ya da yerleşik içtihatla tanınan sınırlar içinde işler.
Davalı vekilinin temyiz dayanağı şudur: Davacı, kendisi aleyhine düşük çıkan ilk rapora HMK m. 281’de öngörülen iki haftalık kesin süre içinde itiraz etmemiştir; bu nedenle rapor davacı bakımından kesinleşmiş, davalı lehine usuli kazanılmış hak doğmuştur. Yargıtay 10. HD de bozma kararında bu görüşü benimsemiştir.
HGK bu yaklaşımı, gerekçesinin en güçlü bölümünde tersine çevirmiştir. Kararın mantığı üç ayaklıdır:
Kesin süre yalnızca itiraz hakkını düşürür, raporu bağlayıcı hale getirmez. HMK m. 94/3 açıktır: süresinde yapılmayan işlem için sadece o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar. Rapora itiraz etmemenin yaptırımı, yeniden itiraz edememektir — raporun hakim için bağlayıcı kesin delile dönüşmesi değildir.
Bilirkişi raporu her hâlükârda takdiri delildir. HMK m. 266 vd. çerçevesinde bilirkişi görüşü, hakimi bağlamayan bir kanaat bildirimidir; hakim bunu diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir. Rapora itiraz edilmemiş olması bu serbest değerlendirme yetkisini ortadan kaldırmaz.
İtiraz edilmemiş bir rapora “kanun gibi” sonuç bağlamak, hakimin bağımsızlığı (Anayasa m. 138) ve maddi gerçeğe ulaşma amacıyla çelişir.
Kararın ayrıca dikkat çeken yönü, bu sonucu yalnızca içtihatla değil, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararlarıyla da desteklemesidir. AYM, bilirkişi raporuna itiraz edilmemesine karşı taraf lehine kazanılmış hak bağlanmasının kanuni dayanağı bulunmadığını, bunun mahkemeye erişim hakkına ölçüsüz bir müdahale oluşturduğunu daha önce ayrı ayrı iki kararında (Ahmet Özgan ve Şule Özgan; İsmail Tuncel) tespit etmiştir. HGK bu içtihadı doğrudan gerekçesine taşıyarak konuyu Anayasal düzeye taşımaktadır.
Kararın örtük ama isabetli bir diğer boyutu da şudur: Bilirkişi raporuna itiraz edilmemiş olması, hakimi raporu sorgulamaktan alıkoymamalıdır. HMK m. 281/2-3, mahkemeye — taraf talebi olmasa da — resen ek rapor isteme ya da yeni bilirkişi tayin etme yetkisi tanır. HGK’nın vurguladığı gibi, mahkemenin kanunda öngörülen iki haftalık bekleme süresi zaten tarafın itiraz olasılığını gözetmek için konulmuştur; bu süre geçtikten sonra dahi hakimin raporu serbestçe denetleme yükümlülüğü devam eder.
Bir başka deyişle: taraf sükutu, hakimin dosyayı aydınlatma ve maddi gerçeğe ulaşma görevini devre dışı bırakan bir mekanizma değildir. HGK, usuli kazanılmış hakkı bu görevin önüne geçirecek şekilde genişletmeyi reddederek, tasarruf ilkesi (HMK m. 24) ile hakimin serbest delil değerlendirmesi arasındaki dengeyi isabetle korumaktadır.
Karşı tarafın bir bilirkişi raporuna itiraz etmemiş olması, tek başına “usuli kazanılmış hak” oluşturmaz.
Asgari ücret güncellemesi gibi kamu düzenine ilişkin unsurlar, davanın herhangi bir aşamasında talep/dosya kapsamına yansıtılabilir; bu tür güncellemeler usuli kazanılmış hak itirazına konu edilemez.
Rapora süresinde itiraz edilmemişse otomatik olarak bilirkişi raporu kesinleşmiş sayılmamalıdır — hakimin resen ek rapor/yeniden inceleme yetkisi ve maddi gerçeği araştırma yükümlülüğü, itiraz edilmemiş olsa dahi güncel ve doğru hesaplamanın talep edilmesine imkân tanımaktadır.
Aleyhe tespit içeren bilirkişi raporuna erken ve güçlü itiraz stratejisi kritikliğini korumaktadır; ancak yalnızca sükutun raporu kabul anlamına geldiğine ve/veya bu rapordaki tespitlerin mutlak geçerlilik taşıdığına dayanan bir savunma tek başına yeterli görülmeyecektir.
HGK, usuli kazanılmış hak müessesesinin taraf sükutuna dayalı olarak genişletilmesine set çekerken, bilirkişi raporunun hukuki niteliğini (takdiri delil), hakimin bağımsızlığını ve maddi gerçeğe ulaşma amacını tutarlı biçimde önceliklendirmiştir. Özellikle bedensel zarara dayalı tazminat davalarında, kararın gerek davacı gerek davalı vekilleri için dava stratejisinin yeniden gözden geçirilmesini gerektirecek bir emsal teşkil ettiğini söylemek mümkündür.